kuzen cem’in ardından

Cem Hepdeniz’i 29 eylül 2023 günü nasıl olduğu anlaşılamayan bir motosiklet kazasında kaybettik. 56 yaşındaydı. Neredeyse 1980 yılından beri çektiğim bütün fotoğraflarını gözden geçirdim, kendisini ele veren az şeye rastladım. 80’lerin başında, annesinin ölümünden bir iki yıl önce muzipçe gülen yüzü tam da Cem’e uyuyor. 14-15 yaşlarında olmalı.

Diğer fotoğrafların çoğunda kendinden fazla emin tavrı naif kişiliğini pek de yansıtmıyor. Kendinden emin olması herhalde anlaşılabilir bir durum, zira kafasına koyduğunu büyük maharetle yapabilen biriydi: Tam anlamıyla kendini varetmiş bir otodidakt. Ölümünden birkaç ay önce uzaktan girdiği bir sınav ile ortaokul diploması almış olması benim için de bir başarı oldu. Zira vaktiyle bu ele avuca sığmaz çocuğun özellikle matematik dersinden geçebilmesi için ben de çok çaba sarfettiydim, ama aklı başka yerlerdeydi.

Çocukluğumuza ait anılar bölük pörçük, aramızdaki yaş farkı 1975 yılında İzmir’den ayrılana kadar tanıdığım haşarı bir çocuğun maharetleri dışında pek bir şeyi hatırlamamı mümkün kılmıyor. Cem’in askerden döndüğü 89 yılına dek biraz uzak kaldık, dünyanın farklı yerlerindeydik, haberleşme imkanları zayıftı. Ancak son otuz küsur yıllık muhabbetlerimizde çocukluğundan kalan olayları ve detayları anımsama konusundaki becerisi karşısında  hayretten hayrete sürükleniyordum. Sadece kendisi, annesi, kardeşi ve dayım ile ilgili değil, benim ve ağabeylerimin de içinde olduğu geniş aile çevresi, Karşıyaka’da çok yakın oturduğumuz ve neredeyse her gün görüştüğümüz teyze, teyze kızları, enişte ve diğer mahalle sakinleri ve onların çocukları, akranları ve arkadaşları hakkında anlattığı şeyler “acaba bir kısmını kendisi mi yazıyor?” dedirtiyordu. Birçok insan gibi anlatırken süslemeğe meyilli idi, geçmişten bahsederken gerçekliğin ve fantezinin sınırları adeta birbirine dolanıyordu. Sanki hatırladığı imgeleri kullanıp kendini tekrardan o geçmiş sahnenin içine koyuyor, oradan da ‘olması gerektiği gibi yaratıcı’ bir öykü çıkarıyordu. Bu arada öykünün mekanı pek de farketmiyor, insanlar Münih’te, İtalya’da, Yunanistan’da, Uzakdoğu’da Türkçe’yi anlayıp hep Türkçe cevap veriyorlardı. Kısacası kendini ortaya koyup mekanı, kişileri ve diyalogları dinleyenlerin hayal gücüne havale ediyordu.  Bu arada kendisi de naif bir kişilik olarak bu yarı-rüya alemini tekrardan yaşıyordu.

16 yaşında annesini kaybettikten sonra hayatını tek başına, tırmalayarak kazandı, kendini var etti, adam oldu. Babası ile yıldızı uzun süre barışmadı, yine de Demir Dayı’nın erken emekliliğinde, yaşlılığında ve son günlerinde en büyük destekçisi Cem idi. Cem’in son zamandaki sponsoru da kardeşi Kerem. Karşıyaka’da okul öncesinden başlayarak yelkenci oldu, okul, eğitim ve kitaplarla çok da fazla işi olmadı. Sanırım bu konuda da önündeki ilk örnek kendini çıraklıktan yetiştirmiş çok becerikli bir teknik adam, tornacı ve makine imalatçısı olan babası idi. Cem’in deniz üstündeki kariyeri sadece yelken ve seyir bilgilerinin bir hayli üzerinde, motor, tekne aksamı, tekne imalatı, elektronikler ve deniz üstündeki uygulamalı birçok beceriyi kapsıyordu.  Görünürde herhangi bir işin nasıl yapıldığını görerek edindiği nazari bilgi yoluyla beceremeyeceği hiçbir şey yoktu. Son beş altı yıl içinde bu gözü kara cesaret onu taşındığı Muğla’nın yayla köyünde kendi evini (herşeyi ile, tek başına), kendine ve kardeşine birer adet motor-karavan (yine herşeyi ile) ve başka çeşitli (ve karmaşık) işleri yapmaya muktedir kıldı.  Parayla da çok fazla bir işi yoktu, neredeyse çocukluğundan beri isteyebileceği, sanayi tipi dikiş makinesinden ahşap tornasına, gelişmiş bir drone’dan çapa makinelerine kadar bütün oyuncakları etrafına toplamıştı. Köpeği Yanni uzun süre onun yoldaşı oldu, bütün iş, gezi ve diğer planlara o da dahildi, yaklaşık iki yıl önce yaşlılık sonucu göçtüğünde kuzeni kedere ve hıçkırıklara boğmuştu.

Cem’in anlattıklarını dinledikçe önümüzdeki yirmi-otuz yılı dolduracak kadar plan ve projeyi hayal edebiliyordu insan. Bu yüzden de ölümü çok erken oldu. ‘Rönesans adamı’ deyimi bir klişe. Cem’in edindiği bilgelik, malzeme, alet, makina ve insan yetisinin uygun birleşimi ile yapılabilecek olan herşey üzerineydi. Yaratıcılık kısmı ise ‘tasarım’a ilişkin olan tarafta kendini gösteriyordu. Ondaki yaratıcılık daha çok mühendislere özgü, eldeki imkanlarla verili bir işin tamamlanabilmesi için çözüm üretmeye dayalıydı. Örneğin her türlü kaldıraç, palanga, vinç, halat, makara, zincir ve diğer aracılar vasıtası ile tek kişinin (çok) ağır ve hantal  şeyleri yerinden oynatması, kaldırması, yönlendirmesi ve olması gereken yere yerleştirmesi onun uzmanlık alanıydı. Aynı zamanda amatör telsizcilik (citizen’s band), yamaç paraşütü, snowboarding, arıcılık ve diğer birçok şey de elinden geçti. Bütün bunlara bakınca insanın aslında azimli bir meraklı/amatörü  gözünde canlandırması mümkün olabiliyor. Değil matematik, basit aritmetik bilgisini dahi es geçen, ticaretle işi olmayan Cem için, pek azını gerçekleştirebildiği onlarca ‘ticari’  projenin zaten bir getirisinin olmayacağı aşikar idi. Onun özellikle son yıllardaki meselesi maddi kazançtan çok gidişat üzerineydi: sabahtan itibaren günü bölen çalışma planları; yakın, orta ve uzak vadede bitirilecek işler; elleri ve bedeni ile çalışmanın getirdiği bir tefekkür, meditasyon hali. Başkasına kaptanlık yapmadan, işverensiz, mürettebatsız, gerilimsiz. Bir de yeni karavanı ve Derya ile dünyayı dolaşmak istiyordu. Olmadı. Kardeşimdi…

Küçük teknesini elden geçiriyordu, ismi Cool, lakabı ‘Bit’, 1974 model Jeanneau Sangria. 2006 yılında güney Fransa’da Bandol yakınlarında bulduğu hali ile…

Onu kaptanı olduğu şu 33 metrelik guletin arkasında çekerek Marmaris’e getirmişti. Gulet (Akhaneton) İstanbul Tuzla’da bir Fransız armatör için inşa edilirken Cem başındaydı. Bugün de onun sayesinde yüzüyor olabilir.

Denizden yaylaya, rakım 800 metre. 2019 yılında inşaat başlamıştı. Kabataslak önerdiğim ve ölçülendirdiğim ayaklar, kirişler, ahşap elemanlar üzerine Cem harekete geçti. Prefabrik iskelet hariç her şey kuzenin eseri: tesisat, elektrik, ısıtma, yalıtım, finishing, mobilya, marangozluk ve diğerleri. Bir dönüm arsaya biraz büyük gelen 70’lerden kalma International traktör Akhisar’dan transfer. Su, odun ve inşaat malzemesi taşımaya yarayan, arada vinç vazifesi gören, bazen de köyün işlerine bakan traktör bir dönem Cem’in haso oyuncağı idi. Onun üzerinde kendini hakiki çiftçi sanıyordu…

QUO VADIS?

Yerkürenin bugünkü hali birbirine sıkıca dolanmış olguların yol açtığı  bir yakın ve belirgin felaket durumuna işaret ediyor. Doğal olarak herkesin katılmadığı bu görüş, bazılarımız için bir uyurgezerlik halinde uçurumun kenarına doğru yaklaştığımızı söylüyor. Durumu tarihte defalarca ortaya atılan ‘dünyanın sonu’  ve ‘kıyamet’ gibi esoterik ve uhrevi termin’lerin (deadline) dışında seküler ve rasyonel(!) bir zeminde irdelemek gerekse de,  insan muhayyilesini aşan karmaşıklık son darbenin nereden ve hangi parametrelerin baskısı ile geleceğini öngörmekte yetersiz kalıyor. Ayrıca bu son aşamayı da bilincin dışında kurgulayamadığımız için, belki de “insan soyunun sonu diğer herşeyin kurtuluşudur” diyerek avunuyoruz. Bütün bunları enlemesine kesen tehlike ise nükleer savaş gibi duruyor.

Gazete, televizyon ve diğer çevrimiçi haber kanallarının genellikle haricinde bulunan birçok eleştiri felaket yolunda iki ana vektörün dolanıklığına odaklanıp dolaylı veya dolaysız şu sonuca varıyor diyebiliriz: Sosyalizm ya da barbarlık. Bu vektörlerden bir tanesini kapalı ve sınırlı bir gezegende yaşamsal olan herşeyi sarmalayan iklim krizi, ekolojik çöküş, ve türlerin yokoluşu oluşturuyorsa, diğerini de ekonomik büyüme, kaynakların sömürülmesi, küresel gelir eşitsizliği, ve dolayısıyla neoliberal kapitalizm belirliyor. Ayrıca bu iki eksene farklı noktalardan bağlanan binlerce gösterge, teşhisin ve tedavinin sınırlarını bulanıklaştırıyor.

Bu iki vektörün etkileşimi, yani genelde ana-akım ekonomistler için her ikisinin de neredeyse tanrı tarafından bahşedilmiş ‘tabiat’ olduğu, gezegendeki her şeyin kaderini belirliyor. 19. yüzyılda türlerin kökeni, evrim, ve adaptasyon gibi terimlerle anlam kazanan biyosfer, piyasanın görünmez eli,  bireylerin ve şirketlerin kar güdüsü ve güçlü olanın ayakta kaldığı sözde bir ‘ikinci doğa’ tarafından gasp ediliyor. Öte yandan Gaia teorisinin (James Lovelock) birkaç kısa kitap ve bunların etrafındaki literatür ile elli yıldır anlatmaya çalıştığı sibernetik yerküre sisteminin, ekonomiye giriş derslerinde emeğin, sermayenin, serbest piyasa içindeki aktörlerin, dolayısıyla da bütün bireylerin rekabeti üzerine kurulu elektronik etkileşim ve geri besleme döngüleri tarafından nasıl istila edildiğine tanık oluyoruz.

Jonathan Crary ‘Scorched Earth’ (Yanık Ülke?) (1) isimli kitabında günümüzde felakete gidişin en belirgin müsebbibi olarak ‘internet complex’i gösteriyor. 7/24 çevrimiçi yaşayan çoğunluk, küresel kapitalizm ve yokoluş için gerekli geri beslemeyi sağlıyor. Bunun ötesinde yanlızlık, bağımlılık, yalancı umutlar, gaddarlık, aşınmış bellekler ve sosyal çözülmeyi üsteleyen zehirlenmiş sosyal medya ve elektronik iletişim, kötücüllüğün ve edinilmiş çaresizliğin tabana yayıldığına işaret ediyor. Kitaplarında 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ‘izleyen’in (observer) (2) teknolojik aygıtlar (fotoğraf, sinema ve kitle iletişimi) tarafından nasıl kurgulandığını ele alan Crary, o zamanların aksine günümüzdeki tekno-evrenin ele geçirilebilecek, el değiştirecek veya iyiye kullanılabilecek birşey olmadığının defahatla altını çiziyor: “… çevrimiçi devrimci özne yoktur!”  Tamamen finansallaşmış bilgi teknolojileri, yedi gün yirmidört saat boyunca anlık talebin arza ve paraya dönüştürüldüğü, her türden tüketimin katlanarak arttığı, enerjiye ve kaynaklara aç ölümcül bir döngüyü bütün dünyaya yayıyor. Bu esnada üstünde durulması gereken şey, Shoshana Zuboff’un “gözetim kapitalizmi” (3) (surveillance capitalism) dediği, ve aynı madenlerin çıkarılması ve işlenmesinde (resource extraction) olduğu gibi çevrimiçi bireylerin davranışsal verilerinin madenciliğinde vücut bulan yeni bir olgu. Yazara göre bireyler olarak bizler değerin gerçekleşmesinde birer özne de değiliz, veya Google’ın sattığı ürün de değiliz. Sadece şirketin tahmin üzerine kurulu fabrikasında hammaddenin çıkarıldığı ve işlendiği birer nesne olarak iş görüyor, başkalarının amaçları için araçsallaştırılıyoruz.

İtiraf etmek gerekir ki 1990’ların ikinci yarısında hepimiz okuduklarımızdan etkilenmiş ve heyecanlanmıştık. Benim gibi mimarlık eğitiminden gelenler için “City of Bits” (William J. Mitchell)(4) yeni mekanların kapısını aralıyordu. Kitaptaki analojiler sadece modern kentin ve kamusal mekanın yeni anlamlarını değil aynı zamanda mimarlığın klasik formlarının (agora, forum, tiyatro, meclis, okul) sanal alemde nasıl vaatler ile yer alacağını müjdeliyordu. Sanki sonunda maddiyatından arınmış uzamda yatay ilişkilerin ve eşitlikçi bir toplumun ilk nüvesi gerçekleşiyordu.  Tabii bu okuduğumuz kitapların çoğunluğunu neden amazon.com adresinden ısmarlandığını o zamanlar pek de denkleme yerleştiremiyorduk. Kısa süre sonra bizim gibi bilgisayarının başında ders veren hocaların, yaratıcı kadroların ve evinden çalışan beyaz yakalıların, işçiler, emekçiler, Amazon personeli ve diğer bütün ‘tırışka meslekler’ (David Graeber)(5) ve ‘gig economy’ çalışanları ile beraber nasıl sömürüldüğünü, maddesel olmayan emeğin 150 yıllık Kapital’e ne şekilde eklemlendiğini anlamak için Hardt ve Negri’yi (6) okumak gerekti. Bugün gelinen noktada maddiyattan arınma bir yana, milyonlarla sunucunun, bitcoin madenciliğinin, binbir çeşit elektronik gözetleme mekanizmasının, telefonların arayüzünden yedi gün yirmidört saat ‘davranışsal veri’ toplayan şirketlerin nasıl bir kaynak ve enerji açlığı doğurduğunu ve dünyanın dört yanındaki kanlı madenlere ve fosil yakıtlara nasıl yol verdiğini izliyoruz. Yanık ülkeyi görmek için şöyle bir etrafa bakmak yeterli olabilir. Üretimin, tüketimin ve paylaşımın paradigmalarında radikal bir dönüşüm olmaksızın yeni yeşil düzenin, rüzgar jeneratörlerinin, güneş panellerinin, elektrikli ulaşımın ve diğer ‘temiz’ teknolojilerin ve tekno-çözümlerin derdimize çare olmayacağını söyleyebiliriz. Böylesi bir acil durumda da teknoloji karşıtlığı (Luddism) ve tekno-fetişizm karşıtlığını birbirinden dikkatlice ayırmak gerekir.

Beri tarafta Türkiye’deki (en) ilkel kapitalist birikim halihazırda bir kısım üretim araçlarının, eğitim ve sağlık hizmetlerinin, ve de  denizin, toprağın, ağacın ve diğer müştereklerin (kendilerinin veya uzun süreli kullanım/tahrip/tasfiye haklarının) özel mülkiyete devredilmesi üzerinde duruyor. Şiddet kullanma tekelini elinde bulunduran devletin (sıklıkla bu ayrıcalığı özel güvenlik şirketlerine aktararak) bu mülksüzleştirme esnasında görünürde rıza üretmesi, vatandaşlarının olurunu alması gerekmiyor. Veya yüzde elli artı bir çoğunluğun farklı rüşvetlerle başını öte yana çevirmesi yetebiliyor. Bu bayağı/adi soygun (simple robbery) Türkiye gibi ülkelerde toprağı istila edip sömürgeleştirirken teknoloji şirketleri de dünyanın her yerinde ‘bakir topraklar’ olarak gördükleri mahremiyetimizi, ilişkilerimizi, davranışlarımızı ve bunların fiziksel mekanını, sokakları, kentleri ve meydanları araçsallaştırıyor, bütün bunların bilgisini madenler gibi işleyip pazarlıyor.  

Galiba sonunda şunu anlamak gerekiyor: Felakete gidişin sorumluluğunun tabana yayılması için dayatılan koşullara itiraz etmek gerekir. Çevrimiçi ‘kabul ediyorum’ diye her tıklandığında toplanan ve işlenen verinin akibetini sorgulamak gerekir. Öte yandan herkes kapısının önünü süpürdüğünde ortalığın tertemiz olacağına inanmamak gerekir. Çöplerimizi ayrıştırdığımızda ve dönüştürdüğümüzde sorunun çözülmeyeceğini bilmek gerekir. Teknoloji şirketleri, çokuluslu şirketler ve fosil yakıt devleri karşısında ekonomi 101 tuzağına, arz-talep argümanlarına, alanın ve satanın memnuniyeti üzerine kurulu bir dayatmaya karşı durmak gerekir. Her taraftan kuşatılmış öznelerin özgür iradesinin olmayacağını, talebin de farklı yöntemlerle yaratıldığını bilmek gerekir. Direnişin örgütlenmesini zor kılan, dayanışmayı sönümlendiren, insanların fiziksel mekanda biraraya gelmesini engelleyen stratejileri ve teknolojileri deşifre etmek gerekir…

Ağustor 2023

(1) Jonathan Crary. “Scorched Earh: Beyond the Digital Age to a Post-Kapitalist World” Verso, London 2022

(2) Jonathan Crary. “Techniques of the Observer: On Vision and Modernity in the 19th Century” MIT Press, Boston 1992

(3) Shoshana Zuboff. “The Age of Surveillance Capitalism” Public Affairs, NY 2019

(4) William J. Mitchell. “City of Bits: Space, Place and the Infobahn” MIT Press, Boston 1996

(5) David Graeber. “Bullshit Jobs: A Theory” Simon and Schuster, 2018

(6) Michael Hardt, Antonio Negri. “Empire” Harvard Un. Press, 2001

on the train

Old age induces a sense of doom. In complex ways, one’s extended expectation of death is woven into varied catastrophe happening around the world. I clearly remember the expression on my father’s face, somewhere in between agony and desperation, when hearing of timeless deaths of young people on the news, near or far away. Meanwhile, for fifteen years he grieved the death of his son, my brother, in very subtle rituals, in silence. As I am, he was not a believer in a higher being that held the fate of all life in his hands. His was a somewhat secular and introspective revolt to the injustice that while he was alive young people have perished, as in wars. At the same time, I suppose he did not hold the conviction that the conditions leading to the injustice could be changed by political means. I would not call him a pacifist, for that stance also requires a conscious political deliberation. He was simply a decent man,  well read in his youth in classics, very modest, and with sincere empathy for fellow beings. I suppose these substituted for the extra material wealth that he could possibly accumulate over the years working as an attorney, they chased away the unnecessary hustle and competition that would make his and others’ lives tense.

The estimates are that close to seven hundred refugees died off the coast of Morea in June 2023, men, women and children.  One mourns these tragic deaths, tries to understand the people’s plight, and is repulsed by the chain of circumstances and catastrophe in Pakistan, Afghanistan and Syria that lead the victims to this journey and abhors the lack of response at sea to prevent it. Like wisdom, old age is a factor to process the totality of unhappy destiny all over the world, from war, famine and destruction to climate catastrophe. A sense of destitution is caused by apparent diminishing of one’s agency in the face of events, especially in isolation.  It seems the introspection should be vented either through organized political struggle and comradeship, or by an attempt at poetry (or madness.)  In both cases, in good health (or not) one’s demise is indefinitely postponed and defied.  And this, as opposed to an expectation of a posthumous legacy or a favorable quarter in afterlife, is the true antidote to fate: neither immortality nor an early doom, but just on time.

On June 28th we took the train from Thessaloniki to Athens, exactly four months after the disaster on the same line, in opposite direction.  The faces on the train were solemn.  The hills, the sky, fields, trees, plants, towns and houses were very similar to the ones in my country. But on the East of the Aegean sea, my sensation of injustice is beyond compare…

July 2023

Earthquakes in Turkey

Once again a kind of desperation sets in. I was in istanbul when the 1999 earthquake happened close to the city. I remember being paralyzed and unable to connect to the civil networks organizing help, when the Turkish state itself was in total disarray and mostly dysfunctional in the first few crucial days of the catastrophe. Something similar happens today, this time the one man regime of AKP is trying to save face and keep an appearance of being in control of rescue and help, while keeping citizens’ solidarity efforts at bay and under pressure. By declaring the state of emergency, the man and his cohorts are aiming at the possible gains from photo-ops around the sites of a huge catastrophe and try to salvage benefits from the little remaining faithful voters before elections, while criminalizing social networks and other channels of organizing and dissent. The regime’s evolution into a full fascist force is complete. And even where it is most effective with 90.000 mosques in Turkey and hundreds of thousands of imams  graduated from state schools, the quick burials and mourning are in private. Luckily, its wars abroad, its xenophobic and threathful discourse towards Turkey’s neighbors and other parties from the western world is heavily tarnished and, for now, muted in the face of help coming in from all over the world.

In 1999, we traveled to the sites of destruction in Izmit and Sakarya with a colleague, after a few days, to see for ourselves and to take photographs. That was the first of our collaborations, later to evolve into xurban_collective art initiative. The experience was the source of the theme of ‘catastrophe’ to shape a number of works we have produced together. For us, the term stood for an existential condition of the the whole country and the Turkish state, and later to be applied to all ruins, soft and hard, in the wake of the neoliberal order. I realize how the concept that captivated us loosely applies to roughly everything we looked with a critical eye and how it somewhat flounders in its own capacity. In the case of earthquakes, what turns a natural disaster into a catastrophe is the human agency, aided and promoted by the concessions of the corrupt state, local governments, shoddy construction, greedy contractors and down to ignorant landowners: a chain that was never under the spell of scientific rationale. This is not new and had been frequently mentioned after all the loss, time and again, today as well. For us, I guess we were trying to make sense of this kind of annihilation in a historical continuum related to this part of the world, an extension of the 20th century with the Armenian genocide, expulsion of the Greek population of Anatolia and prosecution of non-muslim citizens of the Turkish republic, the military coups and their aftermath, the purge of socialist left, the suppression of the Kurdish revolt and the human cost of this civil war. The Turkish military-police state as it was in 20th century has today added the the capacities of neoliberal authoritarianism with an islamist cloak, and the ruins are extended to the hills and the plains in the form of quarries, mines, nuclear reactors and other installations, threatening the livelihood of all beings. What I understood reading Walter Benjamin was possibly a blurred sense of memory, of Messianic time and of a catastrophe piling up ruins. In Turkey, we were already living among the ruins, from prehistory up to the present: The pieces of the frieze lay next to the dismembered Ionic columns, a sign of the distant earthquakes. Meanwhile, metaphorically speaking, Benjamin himself was under the rubble when he wrote, German fascism was ascending and Europe was on the verge of catastrophe.

In late 1999 I wrote a short piece for an architecture magazine, and published together with photographs I took from various cities where the earthquake hit. I tried to make sense of what happened in a haphazard way, comparing it to a state of war which I have never experienced and to a kind of nightmare which I have experienced repeated times for a year after the event. This was an outsider’s account, at least of someone who survived physically unhurt, writing from a safe place, but trying to empatize with fellow humans who suffered. The other venue to explain and show what had happened to the masses and to the victims and survivors were several TV channels, both private ones and the official TRT which I had briefly mentioned in the piece.  They were all engaged in what I would call the pornography of disaster. Today, the number of television channels have been multiplied and divided along the lines as the propagandists of AKP and those of opposition, but the pornographic approach has not changed. Their mode of operation involves setting up tents for multiple camera crews and the correspondents in front of few of the thousands of sites of wreckage where the rescue operations continue. In live coverage, the studios in Istanbul surf from one site to the next, talk to survivors and relatives waiting for a good news from the wreckage of the apartments, and then cut to ‘officials’ and talking heads whose utterances are as useful as anybody’s. Television agitates the situation, arouses sentiments and tears, and no one thinks that the commercial breaks add insult to the injury while millions of viewers are transfixed in their living rooms. I think this contrarily induces voyeurism, and blocks comprehension of the magnitude of disaster and the contemplation of grief. So, one might think, how else journalism can be conducted in the face of a disaster as such? What to look for? What to show?

Yesterday Orhan Pamuk published a piece in New York Times titled “A Girl Trapped Under Fallen Concrete. A Man Unsure of What to Do.” (*)  “… Many people have posted these images of grotesque horror on social media without so much as a comment, a caption or even a few words to accompany them. In doing so, they are sending two messages. The first is the thing made manifest in their shock: the stunning, staggering scale of the catastrophe. The second is the feeling of abandonment and despair, felt by the whole country and as harrowing as the earthquake itself…” he wrote, after following the social media posts of the victims. In 1999 the survivors of the earthquake set up TV sets next to their tents, to see what had happened to them in real time. It was as though a third party had to relay their own desperation for it to be real. It was also to acknowledge that the world knew of their plight. Today, the survivors are directly connected to an effective but diffuse network of communication as the source of news, which the regime wants to suppress.  

The deep fissure in between a sensible approach and the practices of journalism appear to be unbridgeable. In such magnitude of disaster, still, I think, decent reporting is done in close-up. After everything the drone cameras had shown, after the before-after comparison images and  panning cameras on the street had explained what had happened, the wide view had to stop and the TV correspondents and agitators shut up before being repulsive. Few responsible reporters and observers in the field are bringing out individual stories without intruding and exploiting grief,  writing on the extraordinary efforts of relief by many organized groups, talking to individual responders, doctors, nurses and other professionals. It is as if one has to make one’s self invisible and walk on his/her toes in order to respect and report, notify on the urgent needs observed in situ especially after the initial days of frantic search. I guess for now the incomprehensible impact of the catastrophe is hung in the huge void in between what the mainstream media think people should see and the grief on the site, or in between convoys of luxury cars that transfer the president through quake stricken cities and the rising anger, and in between hallow discourse and strife  organized around political parties and the incredible solidarity of humans on the ground. For my country, hope is tied to the collapse of this gap.

February 2023

(*) https://www.nytimes.com/2023/02/11/opinion/turkey-earthquake-orhan-pamuk.html